Adresimiz

ÖDAK

Bize Yazın

anabasistrail.gmail.com

Bizi Takip Edin

  • Facebook Reflection

Tüm Hakları Saklıdır. Copyright © İmdat Yılmaz

Merhabalar...

October 26, 2017

|

Merhabalar...

          Çocukluğumdaki  Kıratlı  Köyünü  düşünüyorum...Yolu  yoktu,  araba  yolunu  rahmetli  amcamın  kapısının  önünden Dölceğe  bakarak  görürdük.İlk  araba  görüşümü  hayal  meyal  hatırlarım.Rahmetli Hüsnü dayım  kapısının  önünde  traş  olurken  Dölcekten  geçen  arabayı  göstererek,  bu  Mesoğorda  falancının  arabası  demişti.

         Rahmetli  babam  hasta  olduğu  için  bazen  Trabzona  doktora  giderdi.Rahmetli  babamı  komşular  sandalyeye  oturturlar,  sandalyeyi  yük  gibi  sırtlarına  alarak  Dölceğe  indirirlerdi. Hastane  dönüşü  babam  biraz  iyileşmişse  amcamın  Doratı  ile  eve  gelirdi. İyileşmediği  zamanlarda  Taşboğazında   o  zamanki  terzi  Mehmedin  dükkanının  üstündeki  evde  konaklar,  tedavisine  orada  devam  ederdi. Hasan  Ağabeyim  babamla  kalırdı. Askerliğini  sihhiye  olarak  yapan  birkaç  kişi  köydeki  hastaların  iğnelerini  vururdu. Şimdi  düşünüyorum da  o  zamanlar  genelde  doktora  gidenler  hep  ölmek  üzere  olan  hastalardı. Çünkü  hastalar  önce  Gocagari  ilaçları  ile  tedavi  edilmeye  çalışılır,  sonra  kuran  okutulup,  hatim  indirilirdi.Bu  arada  hastalığın  üzerinden  1-2 ay  geçmiş,  vücut direncini  kaybetmiş  olurdu.İşte  o  zaman  hasta  doktora  götürülürdü. O zamanlar  bile  insanlar  daha  uzun   yaşarlardı. Çünkü  yediğimiz  içtiğimiz  her  şey  bağdan  bahçeden  yetişirdi. Sürpriz  ölümler  yoktu,  sabah  sela  okunurken  bütün  köy  kimin  öldüğünü  tahmin  ederdi.

            Köyümüzde  o  zamanlar  doğan  bebeklerin  yüzde  doksanının  ebesi  Rahmetli  Maçkali  Hatice  annemdi. Bazen  doğum  için  Maçkali  annemi  gider  yayladan  alıp  gelirlerdi. Bir  çoğumuzunda   ismini  Maçkali  annem vermiştir. Sadece  ebemiz  değil isim  annemizde  o idi. O  kimsenin  yabancısı  değildi,  herkesin  annesiydi.

             Elektrik  yoktu, televizyon  bilmezdik. Üzerinde deve  resimleri  olan  gaz  tenekeleri her  evin  baş  tacı idi. 14  numara  lamba  yakmak  çok  lükstü. Yinede  gaz  kokusu  almazdık  ve  gözlerimiz  daha  iyi  görürdü.Komşuluklar  bir  başkaydı. Mesela  bütün  mahalle  her  akşam  bir  komşunun  evinde  toplanır  mısır  ayıklardık. Mısır  Ğutuş’larının  kokusu  bile  değme  firmaların  parfümlerini  sollardı.

             İmkansızlıklar  içinde  her  türlü  imkanı  değerlendirirdik. Küle  gömdüğümüz  patatesin  lezzeti  bir  başka olurdu. Patatesler cips  olunca  yeni  nesil lezzeti  baharat  kokusuyla  karıştırır oldular,  patatesin  gerçek  tadını  ketçap  tadı  zannediyor geçmişi boklilar.

             Artık  mizmilange  tikenlerini  kaymak  ile  kavuranlar  varmıdır? Malipos  boğazından  gusbida  özlerini  toplayanlar,  lağana  gamçilarını  soyup  yiyenler,  kendine goti  ziyafeti  çekenler, funduk  armudinun  altında  armut  yerken  hem  sahibini  kollayıp  hemde  aşağıdan   yukarı  koca  armut  ile  dalga  geçenler  var mıdır  acaba ? Yeni  nesilde  suli ğanşanap’ın,  sugurap  armudinin  tadını  bilen,  manav  tezgahlarının  dışında  etmek  eruvini  dalından  yiyen  kim  var?

            Her  şey  tertemiz,  katışıksız  olurdu. Tarlanın  tirafında  bir  bostan  koparıp  yesen  reyhası  bütün  mahalleyi  sarardı. Yaz  sıcağında  Rahmetli  Hüsnü  dayımın  Hasanla  beraber  mezireden   odun  çeker  her  seferinde  Ğava  ablamın  başli yoğurt  küpüne  düşerdik. Mekanı  cennet  olsun  Ğava ablam (Şanali)  hiç  darlanmaz,  yoğurdu  sular,  bizi  sofraya  oturturdu. 

              Yapmadığımız  yaramazlık  yoktu  ama  yapıpda  yakalanmadığımız  hiçbirşey de  hatırlamıyorum. En  ilginç  olanı  ise  Kazancıoğullarından  Taşboğazına  giderken  Galfa  Selahhattinin  siranderinun  altında  bir  ceget  gördüm, cebinden  tüfekli 50 lirasını  aldım (başka  yoktu). Selahattin  agam  tarlada  seyrekleme  yapıyordu. Daşboğazına  gittum, rahmetli  Hacı  Ömerden  mantar  tabancası,  çeyrek  ekmek, helva  aldım. Parayı  verdim, rahmetli Hacı  Ömer  elimden  mantar  tabancasını  aldı,  helvayı  çeyrek  ekmeğin  içine  koydu  tamam  paran  bu  kadar  alır  dedi. Parayı  rahmetli  Mehmet  amcama  verip  anneme  yollamış. Zaten  bir  gün  sonra  para  gerçek  sahibini  buldu.

              Evlerde  su  yoktu,  mahallenin  suyu  Duzlakdan  Evlek  ile  gelirdi. Amcamın  siranderinin  yanında,  bal  armudunun  arkasında  ağaçtan  yapılmış  bir  oluktan  akardı. Gügümlerle  evlere   taşır  su  ihtiyacımızı  giderirdik.Bazen  evlek  tıkanır  su  kesilirdi,  soğuksuyu  kullanırdık.Deterjan  yoktu  ama  çamaşırlar  külsuyu  ile  pırıl pırıl  olurdu. Evin  ortasında  yanan  açık  ateşe  meyva   çekirdeği  atmak  yasaktı. Çünkü  külün  içindeki  çekirdek  çamaşırlara  leke  yaparmış. Bunu  hiç  unutmam,  karayemiş  çekirdeğini  küle  atınca  rahmetli  annemden  yediğim  Ğaşli  Çubuk  hafızamı  acaip  tazeliyor.

             Çocukluğumuzun  damak  tadlarını  bile  kaybettik. Amcamlara  her  gidişimde  Emine  ablam  bana  özel  sofra  kurardı. Karnım  aç  olsada naz  yapardım  ama  o  merhametliydi. Naz  yaptığımı  anlar  beni  sofraya  oturturdu. Emine  ablamın  taze  fasulya  yemeği  ile  rahmetli  Eşbe   ablamın  Ğuliyası  unutulur  gibi  değil.

               Acaba  köyümüzde  kestane  yaprağının  üzerinde  ekmek  pişirenler  kaldımı ? Çocukluğumuzun   Cicimomasın  bile  bozdular,  bayatlamasın  diye  katkı  maddesi   katıp  lezzeti  yok  ettiler. Teknoloji  ilerledikçe  sağlığımız  geriledi. Herşey  sanal  alemde tuşların  ucunda. Yahu  fitre  ve  zekatlarımız  bile  sanal  alemde  elimizden  alınıyor. Bankalar  bizim   adımıza  kurban  kesiyorlar. Adam  gibi  bir  kurban  kesmeyi  bile  unutturmaya  çalışıyorlar. Yakında  bizim  adımıza  ücret  karşılığı  5  vakit  namaz  kılacak sitelerin  reklamlarına  şahit  olursak  şaşırmayın. Niçin  silkelenip  kendimize  gelmiyoruz. Söylemek  istediğim  şu: Teknolojiyi  hayatımızı  kolaylaştırmak  için  kullanalım  ama  lütfen  selamı  sabahı  kesecek  sanal  dostluklardan  uzak  duralım. Gülmek  başka,  sırıtmak  başkadır.... Gülelim  artık.

              Patatesi,  yumurtayı,  yağı,  peyniri,  mısır  ununu,  sütü  para  ile  satın  almaya  başladıktan    sonra  köylü  olmanında,  köyde  yaşamanında   tadı  kaçtı. Birgün  birisi  çıkıpta  hepimizi  ifadeye   çekerse  hiç  şaşırmayın. Ama  benim  cevabım  hazır. “ Aha  habu  yeni  yetmeler  büyüdü  böyle  oldu. Eskiden  böyle  değildi”. Yemezler  ama  belki  inandururum.

              Köyümüzde  yol  yokken bir  saat  yol  yürür  teyzemize,  halamıza  akrabamıza  haftada  en   az  bir  kere  gider  ziyaret  ederdik. Yol  var,  ulaşım  kolay,  köyümüzün  en  uzak  noktası  araç  ile  15  dakika. Acaba  en  son  ne  zaman  arabamıza  atlayıp  akrabamızı  ziyaret  ettik.     

               Büyüklerimiz  bizlere  bir  şeyler   anlatırken  hep  eskilerden    bahsederek, “ benim çocukluğumda  şöyleydi,  böyleydi  diye  kıyaslama  yapar  bizleri  yeni  yetme  diye  azarlarlar”  illede  onların  çocukları  gibi  yaşamımızı  isterlerdi. Bu  bir  kısırdöngü  gibi  gözükse de,  insanoğlunun  doğasında  vardır. Hiçbirimiz  eskidiğimizi  kabullenemeyiz  ama  hep  eskiye  özlem  duyarız. Çünkü  yenilikler tat  vermiyor,  her  yenilik  eskiyi  aratıyor.Damak  tadımızı   bozuyor,  ömrümüzden  çalıyor.

               Ben  bu  sitenin  hazırlanmasında  emeği  geçenleri  kutluyorum. Allah  ömür  verirse  ilerleyen  günlerde   Cinli  Gölden  Gangele  kadar  yine  gaynatırız... Görüşmek  üzere.

              Saygılarımla...

  

                                                                                                  Hüseyin  YILMAZ

                                                                                             Çaykara  İlçe  Stadyumu

Yeniden Merhabalar

         …Ne güzel Kıratlı’mızın artık bir sitesi var ve ben ikinci defa yazıyorum. İlk yazımdan  sonra bu yazıda daha matrak bir şeyler yazmayı planlamıştım. Sitemizin ziyaretçilerini kahkahaya boğmayı düşünüyordum ama ne yazık kı köyümüzde ard arda gelen ölümler herkes gibi benimde moralimi bozdu, kısaca herkesin morali mayğoş.            Sirttan sevgili amcam Pala Mehmet Kazancı, Çepniliden halam Remziye İnan,Abiyondan Saygıdeğer ağabeyimiz Kazim Kazancı ve Dölcek’ten saygıdeğer ağabeyimiz Faik Kazancı’nın vefatı hepimizi üzdü. Cenab-ı Rab Cemi cümlesine ve bütün geçmişlerimize rahmet eylesin. Kederli ailelere sabır dilemekten başka elimizden ne gelir ki?Hepimiz inanmışız, doğanın kanunu bu. İnsanlar doğarlar,büyürler yaşarlar ve ölürler.Önemli olan doğum ile ölüm arasında geçen zamanı iyi değerlendirmek.Bu dünyada hazır, öteki dünyaya hazırlıklı olmak lazimBen saygıdeğer hocalarımızın alanına girmeden ölen ile ölünmeyeceğini hatırlatarak gelmişimize geçmişimize Cenab-ı  Allah’tan gani gani rahmet diliyorum. Çocukluğumdan bugüne hafızamda bir slayt gösterisi canlandırıyorum. Nice genç yaşta arkadaşlarımızı, babalarımızı, amcalarımızı, köy halkımızı kaybettik. Vade dolunca genç yaşlı fark etmiyor.  “Hepimiz aynı hal ile hallanacak olduğumuzdan az ağrı asani ölüm Cenab-ı Allah hepimize nasip eyleye” diyor hocalarımız cenaze duasında. ”Gökten ne yağmış da yer kabul etmemiş” atasözüyle rahmet dualarımızı tekrarlayarak bu konuyu kapatmak istiyorum.            Sevgili dostlar beni zaman zaman sivri dilli olmakla suçlasanız da ben anılarımı “Yılan Gafuli”na gömmek istemiyorum. Bacılağa funduk döşürmeye gittiğim yılları asla unutamam. Dölcek’ten Sırt’taki eve gelene kadar çektiğimiz çile size vızıltı gelir. ”Gori meşe”den yukarı funduk çuvalı  arkanda tik nefes çakal uluşmaları arasında yürümenin zorluğunu anlatmanın bugünkü karşılığı yok. Bugün çakallar bile en az az lise mezunu ve taşımalı eğitime takılıyorlar (iki ayaklı çakallar alinmasun,ben Gori Meşe’nun çakallarını kastediyorum).Rahmetli Emin Ustanın  Muammer KAZANCI (Dr.), Aydın KAZANCI (Almanya’da) ve Sadettin KAZANCI (Almanya’da) Özdil Ortaokulunda öğrenci iken hafta sonları soğuksunun gerisindeki meşenin içinde bulunan   mağarada gaz ocağında çay demlerdik. Şimdi zaman geçti bu işler bitti, hepimiz tedavi olduk ama Dr. Muammer ayni devam ediy.Bi kötü ğasdaluk yakalamiş oni.Hep lapazalukta geziy,hav sirttaki rahmetli Ali Riza’nun  İmdat’lan (kardeşim olur) bile bi Şana yirmav,bi gangel.Ha bobam de bobam,ne işenmez yaratuklar anlamadum, zati bilen bilüy. Göya her hafta sonu dağlara çıkarmişler da çadirlarda ifderilerun isdinde  yatarmişler. Çokda ürmeye gerek yok, zati inanmadum. Benda diyenlerun yalancisiyim. Ben gece merekde yatar iken İmdat kapiya çıkmaya korkardı. Şimdi dağlarda çadırda yataymiş. Hiç aklumun yeri diyil ama maskesi düşmesun diye ses etmiyrum.Arkadaşlar sizinle inşallah ilerleyen yazılarda Çaykara’da geçirdiğim dokuz yıldaki  enteresan anılarımıda paylaşmak istiyorum. Tabiki bende  “ayni hal ile hallanmaz isem”.            Çocukluk yıllarımızda  televizyon yoktu, radyo koca Kıratlı köyünde iki veya üç kişide vardı.Ben ilk defa radyoyu rahmetli amcamın (Pala Mehmet KAZANCI) evinde gördüm. Radyoda haberler okunurken ben hep radyonun içinde konuşan adamın radyonun içine nasıl girdiğini merak eder, radyonun arkasındaki deliklerden bakıp adamı görmeye çalışırdım.1970 yılında bizimde radyomuz oldu.Ahmet ağabeyim rahmetli babama hasta yatağında canı sıkılmasın diye Grundig marka üç dalga bir radyo getirmişti. Hiç unutmam. Babam sabahları radyonun Günaydın programını hiç kaçırmazdı.”Şu karşı yaylada göç katar katar,Bir güzelin aşkı bağrımda tüter,Bu ayrılık bize ölümden beter,Geçti dost kervanı eyleme beni, eyleme beni” türküsü çalarken o hasta haliyle eşlik ederdi. Bugün bile bu türküyü her dinlediğimde boğazımda bir şeyler  düğümlenir, içimi bir hüzün kaplar. Çünkü babacığım çok uzun yaşamadı.Radyomuzu bir yıl kullanabildi. Allah cümlesine tekrar rahmet eylesin.                                                                                                                                  (S.2)            Televizyonu orta birinci sınıfa giderken gördüm. Özdil’de Gara Ali ile İsmail ŞAHİN’in ortak çalıştırdığı kahvede her akşam takılır televizyona bakardık. Elektrik yoktu, akü ile çalışırdı. O zamanlar Salı günleri yayınlanan “Kökler” dizisi vardı. Dizinin tam heyecanlı yerinde akü bitti.Rahmetli şöfor İsmai’lin oğlu rahmetli Zeki COŞKUN BMC otobüsü kahvenin önüne çekerek arabanın aküsünü kablo ile televizyona bağlayıp filmi seyretmemizi sağlamıştı.            Köyümüze ilk elektrik geldiği zaman beraberinde her eve televizyonuda getirdi. Televizyon medeniyetin piçidir. Aile yapısının örf, anane gelenek ve göreneklerimizin köküne kibrit suyu koyan bir garip kutudur. Komşuluğu öldüren en büyük katildir. En son hangimiz çoluk-çocuk en yakın komşumuza sohbete gittik? Hiçbirimiz. Niçin gitmedik? Çünkü televizyon ile ne idüğü belirsiz zevatlar her akşam herkesin evinde misafir. “Ebru Hanımın kutusundan kaç lira çıkacak” diye Var mısın-Yok musun? diyerek canımız çıkıyor. Bir başka kanalda 70’lik dedeyi evlendirmek için yırtınan spikerlerin halini görünce evden çıkacak halimiz de kalmıyor, komşuya ayıracak zamanımız da. Yarışmalar,diziler “guri nebedulla” olup tatile çıkıyor ama etrafta ne olup bittiğini anlamak için  evdeki televizyonu kapatmayı aklımız kesmeden yeni diziler başlıyor ahali yine ekrana mahkum.            Kıratlı köyüne ilk yol yapılmaya başlandığı zaman her akşam  köy bakkallarında yol güzergahı tartışılır, kimin yol verip vermeyeceği hesaplanırdı.Yol için arazi vermeyenler yüzünden çok yerlerde yol güzergahları değişti ama sonuçta güzelim  köyümüz Kumlu Sırt’tan başlayarak uçtan uca yola kavuştu.Ne gariptir ki yol için arazi vermeyenler hep otobüsüsün şöfor mahallinde seyahat ettiler. Şükürler olsun ki yolun nimetlerini görüp hatalarını anladılar da ahali Taşboğazından eve arabayla gitmenin keyfini yaşadı. Otobüs ve kamyon seferlerinin başlaması “Katırcılık” mesleğini yok etti. Döneklerdeki dinlenme taşlarında da eminim yosunlar bitmiştir!.Gerçi at fuşgisi eksoz dumanından daha zararsız idi ama ata en fazla iki kişi binerdi. Otobüse otuz kırk kişi binebiliyor. Öyleyse arabaya binen eksoz dumanına katlanacak. Nüvmet-külfet meselesi.            Özdil Ortaokulunu 1977/78 öğretim yılında biterdik. Ahmet ve Hasan ağabeylerim Ankara’da oturuyorlardı. Yıllık izinlerinde bir ay köye geliyorlardı. Ağabeyimlerle konuştuk ve ben 78/79 öğretim yılında liseyi okumak üzere Ankara’ya ağabeyimlerin yanına gittim. İçimde hep okumak azmi vardı. Okumak için birçok insanda olmayan imkanlarım vardı,Ahmet ve Hasan abim bana maddi ve manevi her türlü imkanı sağlamışlardı.Halen okuyamadığım için ağabeyimlere  karşı çok mahcubum.Ama okumak için altyapının çok önemli olduğunu yıllar sonra anladım. Ağabeyimlerin koskoca Ankara’da bana sağladıkları imkanların binde birini o zamanlar devlet bizlere Özdil’de sağlamamıştı. Özdil Ortaokulunun arşivlerine bakılırsa o dönemde birçok ders boş geçiyordu. Yabancı dil  öğretmeni hiç yoktu ve boş derslerde biz Rahmi ALTINIŞIK, Mustafa BAYINDIR,İsmail KAZANCI, Şeref İŞLER ile beraber pişti turnuvası düzenlerdik. Ders yılı başında gelen öğretmen on gün sonra tayin alıp giderdi. Özdil’de öğrenci için altyapı sıfırdı. Lisede acı gerçeği gördük, pişti turnuvası yoktu ve her dersin öğretmeni vardı. Tek kelime bilmediğimiz yabancı dil dersi bana zulüm veriyordu. Kaldı ki 1979 yılındaki terör olayları ve okul içindeki hareketlenmeler içimdeki okuma isteğinin “içine etti” ve inceldiği yerden koptu. Lise 1.sınıfın son 20 gününde istikbalime terör saldırısında bulunup okumayı sildim. Çokda umurunda değil. Çocukluğumdaki en büyük hayalimin “cici momayı mısır ekmeğine gatuk edip, üstüne bir tane kesme şeker yalamak” olduğunu düşünüyorumda; 1980 ihtilalinde Ankara’da öğrenci olmamak beklide şans!?. Çünkü o dönem TBMM tarafından terör ve anarşiyi önlemek için, her türlü yetki ve destek  verilen güçlerin, sırf ihtilalin olgunlaşması için dökülen kardeş  kanlarını seyrettikleri yıllar sonra kendi anılarını yazdıklarında ortaya çıktı.Tencereyi pisletenler listesine ahali vicdanında onlarda yazıldı netekim! Ben de“Cici moma-mısır ekmeği-şeker “üçgeni gibi masum hayallerim için canımdan olmadım. Kaymakam olup bütün ilçeyi düşünmektense, hayalime ulaşmanın keyfi yeter bana.            Sevgili dostlar bazen kendi hayatımdan kesitlerle başınızı ağırttığımı hissediyorum. Ama kıssadan hisse misali belki de bizimde hayatımızdan da ders alınacak bölümler vardır.                                                                                                                                             (S.3)            Nasrettin Hocanın göle maya çalmasına yıllardır gülerek düşünen insanlar elbette ne söylemek istediğimi anlayacaklardır. Neyse şimdilik bir anımı paylaşarak vedalaşmak istiyorum.            Rahmetli annem beni rahmetli Mehmet amcama şikayet ediyor:- Aga bu İsiyin varya volla da billada  “Bi goç avuci mısrlan, bi yatak goyini gandurur yav”. Pikdum bunun gavurluklarından. Yemedum içmedum davun gerisinde ifderi biçdum. Ermeni iki gün benlan geldi, üçüncü gün  bi daa gelmesun  diye ifderileri yaktı. Ha tecal uşak.Amcam:-“Ha ha ha ha.Yav gardaşum senda ya İsiyni götuma , ya da ifderi biçma. Hem Funduk ğazeli yetmiy mi da ifderi biçiysun?” demişti.Kıratlı Köyümüzün yiğit mert insanları…Bu dijital ortamda sizleri selamlamak belki biraz racona ters düşüyor ama müsaade edinde şöfor mahallinde iki satırda ben oturayım!            Firincit’ten Abiyon’a, Çepnili’den Sofuoğlar-gomarluğa, güniyler, ovuzlar, goyağlar, evlekler, ğendekler, ğamenler, gabanlar, marsuk gibi yakan güneş, gomar yaprakları ile bebeğini bezleyen analar, karın ağrısı için çocuklara gazyağına batırılmış şeker yediren kocakarılar, geç yürüyen bebelere tütsü yapıp sibirke düğümü çözen çokbilmişler, mısırı furunda gavurup zare yaparak köy değirmeninden gavut uni olarak geri dönenler, ekmek ğamurinun altına kestane yaprağını serip saci isdine kapatan eli öpülesiler, funduk armudi-bal armudi-deermen armudini furuna atip maramit yapan,hoşaf yapan  muhteremler, mereğe alaf basduran herkes, BMC otobüsler ile yolculuk edip dulbantta araba devrilmesun diye dua eden temiz yürekliler, enterun gamiyonina takılmak için gumli sirtaki rampada bekleyenler, funduk altlarında çayır biçenler,kesdanileri budayıp yaprak avuci yapanlar, uşaklar yemesun diye armudi mizmilange ve cazi tikenilan çeviren merhamet yoksunları, ğurni ustaları, ğırziya söken beden işcileri, mollanun çimenine çayır serenler,gariymişluğun gabandaki yaban arosi folini garişduranlar, gasde kaadini mermi yapıp govuksula ile patlatanlar, gabak sapından zimbon yapanlar,funduk çubuğindan zon çıkaranlar, çuvalduz ile pontul söküvini tikenler, yuvne gabında uyku momoci daşiyanlar, yağmurda evun isdini devredenler, daldaki ceviz  kabuğuna marzalak,funduğa kerman diyenler, angonaya dokunmayıp yılan öldürmeyi sevap bilenler, kertenkeleye “ğolefşera”, böceğe “momoç” diyenler, batman ile bileğderi garişdumayanlar, sirğana ısırgan demiyenler,funduk ğarmaninini galivda  bekleyenler, zirambula ile ateşböceğinine selam yollayanlar, kise-garatavuk-bozbakan ve cikcirna’nın kuş olduğuni bilenler,  fasulyeye pakla,çileğe ğanafda diyenler, armudun iyisini yemeyenler, ablasına abula, gocasına herif ya da bizumki ve ya habu uşaklarun bobası diyenler,elmayı sayarak armudi soyarak yiyenler ve durana köprüsünden ayora gada bütün uz deresi yani bizumkiler dahil hepinize selamlarımı saygılarımı iletiyorum. (2008 Ağustos)                                                                                              Hüseyin YILMAZ(Sirt’taki Rahmetli Ali Riza’nun İsiyin)  

                                     

                                 ÇOCUKLUĞUMA ÖZLEM     

       

 

Mahalli genel seçimler bitti, ilimizden ilçemize,beldemizden köy ve mahallelerimize kadar yöneticilerimizi seçtik. Köyümüzde yıllardır Muhtarlık yapan Ahmet İnan abimiz demokratik bir seçim sonunda, halkımızın Mehmet Ali Kazancı’yı tercih etmesi neticesinde görevini devretti. Muhtarımız Ahmet İnan’a bugüne kadar yaptığı hizmetlerden dolayı teşekkür eder, yeni Muhtarımız Mehmet Ali Kazancı’yı da tebrik eder, görevinde başarılar dileriz.            Hayatımız doğum ile ölümümüz arasında geçen kısacık bir paragraftır.Bu paragraf bazen kırklanmamış bir bebeği, bazen asırlık bir çınarı anlatır. Bir espri yapıldığı vakit gözümüzden yaş gelene kadar gülemiyorsak, yüzlerce kişinin bir hiç uğruna can verdiği vahşete tepki gösterip gözyaşı dökemiyorsak; yaşamıyoruz.            Devletini ve halkını zulümden savunmak için eli taşlı müslüman çocukların üzerine,  tankları sürenlere karşı  uluslararası kuruluşları yaptırım için harekete geçirmek varken, sadece şov olsun diye TV ekranlarında nara atanları avuçlarımız patlayıncaya kadar alkışlıyorsak; yaşamıyoruz. İtirazı olan varsa bilemem ama benim bildiğim yaşamak; sadece nefes alıp vermek, dünya nimetlerinden çorlanmak olmasa gerek.            Asgari ücretin 550 lira olduğu ve işsizlik oranının her geçen gün arttığı bir memlekette, evlerinde tuvalet ve su tesisatı bile bulunmayan varoşlarda çamaşır makinası, bulaşık makinası, buzdolabı gibi beyaz eşyalar seçim öncesi bedava dağıtılıyorsa ve tepki gösteremiyorsak; yaşamıyoruz.            Birazda hınzırca hazırlanan senaryoların sonu nereye varır bilemem. Sindirilmiş halk kitlelerinin göstereceği tepkinin dozajından korkarım. Gerçi biz “gelen ağam giden paşam” zihniyetiyle yetiştirildiğimiz için tepkisiz bir toplum olduk ve sadece nefes alıp vermekle meşgulüz. Bunu da yaşamak sanıyoruz. Ama örgütlü toplumların gösterdiği tepkileri anlatan filmleri seyredince ürperdim. Birilerinin de ürpermesi gerekir diye düşünüyorum nitekim!            İşte bunun için ben hep çocukluğuma özlem duyarım. Büyüdükçe, sorunlar yumağı ile karşılaştıkça dilimizde uzuyor. Başımıza bir hal gelmeden, etliye sütlüye karışmadan dönelim özlem duyduğumuz o güzelim çocukluk yıllarına ve o yılların Ğozarağına.            Çocukluğumdaki köyüm hiç gözümün önünden gitmiyor. Yaz mevsimi geldiğinde Gasdanada derenin önünü kesip göl yapar serinlemeye çalışırdık..Sabahtan akşama kadar sudan çıkmazdık.Ali Kemal Yılmaz, Turan İnan, Ali Çakmak, Hasan Kazancı (rahmetli hüsnü dayımın), rahmetli nazim agamun Ahmet Yılmaz, Mustafa Kazancı (rahmetli amcam pala Mehmet in oğlu), rahmetli eşref agamun İbrahim Kazancı hemen her gün göle yüzmeye giderdik. Ne gariptir ki ben sadece suda yürümeyi öğrendim, ama yüzmek aklıma gelmedi. Gülersunuz tabiki :))))            Yine o yıllarda uz deresinun suyu çok temiz ve bol idi. Geceleri Mustafa abimle balık tutmaya giderdik. Abiyon Altı’ndan başlar, Cinli Göl’den, Bacilak Alti’ndan, Hozarak Alti’na kadar saatlerce yürürdük. Ben lüküs tutardım, Mustafa abim saçma atardı. Saçma ile balık tutma konusunda çok ustaydı. Her balık dönüşü 20-30 tane pullu alabalık avlardık. Şimdi derlerde balık bile kalmadı. Artık yukarılardaki suni balık havuzlarından kaçan tek tük balık takılırsa oltaya eyvallah. Onlarda casus mu nedir, tatsız şeyler… Zaten halk dereyi o kadar hor kullanıyor ki, derenin çer-çöp atmaktan başka ne işe yaradığını bilen yok! Derenin sesi acaba sadece beni mi çocukluğuma götürüyor da bunları anlatmaya zorluyor beni.            Eski Özdilim, Kıratlım gözümde tüter. Ben İlkokulu ve Ortaokulu Özdil de okudum. Özdil İlkokulunun yanında rahmetli Ali Hafızın bakkal dükkanı vardı. Teneffüslerde bozuk para ile cama vurur, 25 guruşa çeyrek ekmek, 10 guruşlukda guri incir alurduk. Sonrada en candan sınıf arkadaşım Mustafa Altınışık ile bölüşürdük. Çeyrek ekmek ve incir yeterdi ikimizede, karnımız doymasa da gözümüz toktu bizim. Hergün Ğozarak’tan Mesoğor’a okula giderdim. Ayazun Yırmak’tan, Çöri Yımağı’ndan, Keşaplara geçer, Ğaşlaklarun armudinun yanından Gomarluğa, oradan Sofuoğlar Yırmağı, Hacıoğlar, Rahmetli Şükri Usdanun (Rahmetli Nukda Abulamun) evinun yanindan, Rahmetli Kerti Ğalil Agamun oradan İncir Boğazına geçene kadar karanluk basar, göz gözi görmezdi. Rahmetli anacım bazen ben korkmayayım diye pilli elektrik elinde beni karşılamaya gelirdi.             Karlı yollarda ilk bizim izlerimiz olurdu çocukken. Okulda ilk derslerimiz hep zor geçerdi. Bele kadar ıslak olurduk, köhne yanan odun sobasını görünce psikolojik olarak ısınırdık ama, bele kadar ıslak olan pantolon psikolojik olarak kurumazdı ki. :)))             Kışın funduk çubuğundan tuzak yapardık, karatavukları yakalamak için. Çok lezzetli eti vardı karatavukların. İlkbaharda yumurtlama döneminde kimse dokunmazdı  karatavuklara,çoğalmaları engellenmezdi. Çocuklukta her şeyin tadı ğüzel olurdu, taze Gülgen yapraklarını bile iştahla yerdik Gülnazar’a inat. Yav şimdi karatavuk tutmak için tuzak kuran yok ama karatavuklarda yok. Teknoloji ve sanayileşme ile bozulan doğal denge kuşlarıda, bitkileride yok ediyor.             Peşgo’nun arkasında garayemiş gurisi ile çatlangavut yemek ne keyifliydi. Peşgo nun isdindeki gügümün içindeki su hırıldamaya başlayınca ninni gibi gelirdi bizlere, mayışırdık. Ha uyuduk derken güğüm kaynayıp taşınca bir curcuna kopardı.            Rahmetli aneannem ve babaannem bizleri çok severlerdi tabiî ki bizde onları çok severdik. Anneannem ile yaşadığım bir anımı sizlere anlatmak istiyorum. Anneannem yani Maçkali Ğadice o devirler köydeki çocukların %90’ının ebesiydi. Nerede bir doğum olacaksa rahmetli “Maçkali Ğadice” mutlaka bulup getirilirdi. Düşünsenize bugünkü imkanlarda en modern hastanelerde ve steril ortamda bile enfeksiyon neticesi bebek ölümleri yaşanıyor. Ama o dönemler Maçkalı Ğadice bir tekne sıcak su ile kimsenin burnu kanamadan köyün hepsine ebelik yapıyor. Allah gani gani rahmet eylesin. Bir sabah uyandığımda evde bir bebek cirlaması ve tatlı bir telaş var ama ne olduğunu anlamış değilim.Yayla zamanıydı, Maçkali annem beni yanına çağırdı, elinde bir kazak vardı, saçımı okşadı ve bana dediki:”Yayladan gelurken bir bebek buldum. Habu bebeğe iyi bak,ağlarsa beşuğini salla,annene yardim et. Bu kazak senun olsun, ben yayladan gelduğum zaman sana bi tane daha kazak verecum.” Ben sevindum tabi, kazağı aldım giydim. Tahmin ettuğunuz gibi o bebek küçük kardeşim İmdat Yılmaz idi. Devamlı ağlardı, işun yoksa bi kazak için beşik salla. Zaman geçti. Maçkali annemin yayladan döndüğünü duyunca rahmetli anneme dedum ki yükle şu bebeği arkama, yükledi. Kazağıda aldum elume annem anladi tabi durumu. Güldü. -Ne oldi?-Kazağıda bebeğide ,öbür kazağıda istemem. Bu bebeği Maçkali anneme götürüyorum dedim. :))))) Maçkalı annem bunu duyunca gülme krizine girmişti rahmetlisi. İkinci kazağıda vermişti bana. Allah hepsini nur içinde yatırsın.            Rahmetli babaannemide çok severdim, çokda takılırdım ona. Bazen evin önünde yalnız yakalardım onu. Yalnız yakalayınca hiç şansı olmazdı, yine muziplik yapardım ona. Karayemişlerin arkasına saklanır sesimi değiştirerek “fetiyeee” diye bağırırdım. Kalkar sağa sola bakar “tövbe tövbe” der otururdu. Ben epey zaman sonra yanına gidince beni ifadeye çekerdi. Neredeydin, nereden geliyorsun diye ağzımı arardı. Meğer benim yaptığımı anlarmış da güya bana çaktırmazmış. Fetiye benim babaannem di…Nur içinde uyusun. O yılları düşünüpde hüzünlenmemek ve duygusallaşmamak mümkün mü? Cümlemizin yakınlarına Allah rahmet eylesin.            Mezirenun düzde, lapazalukda top oynamaya giderduk. Başka bir imkan ve top oynayacak yer yoktu. Şimdi hangi gençlik mezirenun düze, lapazaluğa top oynamaya gider. İsmail Ayyıldız, Hüseyin Altınkaynak, Ali Kemal Yılmaz, Turan İnan, Selman Yılmaz çok iyi top oynarlardı. Daha niceleri….. Nasıl unutalım bu yiğitleri. :))))))            Çayır biçme zamanlarını, funduk ayını unutmak mümkün mü sizce. Rahmetli anacığımla beraber (Maçkali Ğadicenun Fadime) mavulpos boğazinda çayır biçmek için sabah namazı yola girerdik. Ben annemle arkadaş giderdum. Çalışmak zor gelurdi bana ama ne eder eder bi gavurluk (yaramazluk) bulur keyif çatardum. Her bayırdan orak sesleri gelirdi, sanki zaman ile yarışrlardı. Bazen yetişkin delikanlılar haykırır ıslık çalarlar, bazende bir kızılağacın dalına tüner komşu çayırdaki kızların duyması için yanık yanık türkü çığırırlardı. O göze suları sanki bugünümüzü tahmin etmiş gibi “derin dondurucuların inadına” buz gibi akarlardı.            Funduk ayında bütün aile bir araya toplanırdık, Ahmet abim yıllık iznini fındık ayında kullanırdı. Sevim ablam, Hasan abim, İmdat  hep beraber fındık toplardık. Hepimiz bir arada olunca rahmetli annem zevkten dörtköşe olurdu. Zaman kaybı olmasın diye öğle yemeğini fındıklıkta yerdik. Mısır ekmeği, varel peyniri, patates haşlamsı, duzli hamsi, soğan, fasulye turşisi, gurut ve zeytinden oluşan bu ziyafetteki aile ortamının sıcaklığını hatırladıkça ister istemez hüzünleniyor insan. Ben hep kendi çocukluğumdan  ve kendi anacığımdan bahsediyorum ama çok iyi biliyorum ki benim çocukluğumda hepimizin anneciği aynı sıkıntıları çekmiş, aynı zevkleri tatmıştır.            Rahmetli anacığımın fındıklıkta ve mezirelerde orakla çayır biçtiği yerlerde şimdiki gençlik yürüyemiyor bile. Ay, öf, pardon, lütfen,  para etmiyor çayırda ve bayırda. “İfderiyi biçecum diye gusbidayi ezmemeyi öğretmeliyiz çoluk çocuğumuza.”            Tarla biçme zamanları  mısır horomlarına saklanurduk. Ya işden kaçmak için yada “guggu” oynarken en göze uzak yer mısır horomlarıydı. Veren Allah alurdi bizi, guri nebedullah olurduk horomların arasında. Arasıra ayağımıza “zon” batsada buna katlanırdık. Horomlar kuruyunca tek tek sırtımıza taşır, hepsini bir direğin etrafında cem ederdik. Bunada “yığın” derlerdi. Yığındaki otları kışın ineklerin önündeki yemliğe (“panti”) koyar, o dilsuz hayvanları doyurmaya çalışırdık. Yazın yapılan çalışmaların hemen hepsi kışa dönük hazırlıklardı.             Nasıl unuturum annem ve kardeşlerimizle kaldığımız o iki odalı evimizi. Şimdi o odalara birer tane çekyat sığmıyor ama anacığım bizi o odalara sığdırmıştı. O devirler bir evde 3 veya 4 aile yaşıyordu. Birçok aile böyleydi. Zor bir yaşam şekliydi. Uzun yıllar sonra insanlar ekonomik olarak biraz rahatlamış görünüyor ama bu seferde  değerlerimiz tek tek kayboluyor. Gurbet hayatı insanları biribirinden koparıyor. Akrabalar birbirine yabancılaşıyor, ekmek kavgası her şeyin önüne geçiyor. Şimdi köydeki evin kapısına bakıyorum yılların ağırlığı üzerinde. O kapı bir tarihi anıt gibi duruyor ve bana ne kadar yaşlandığımı hatırlatıyor.            Her şey tek tek yok oluyor, eski güzellikler kayboluyor. Yada bize güzel görünen o yıllar yeni nesil için cazip bulunmuyor. Beklide güzelliklere  farklı yönlerden bakıyoruz.             Yaylalarda hartamalı evler yok olmuş, kelif kalmamış.Yerlerine betonarme ve lüks evler dikilmiş. Yollar örümcek ağı gibi sarmış ortalığı. Çocukluğumuzda kaldı köyler ve yaylalar. Şimdi her çatıda bir uydu anten, dünyayı seyrediyoruz yaylalarda ama kendi memleketimizde olup bitenlere, burnumuzun dibinde olanlara tepkisiz kalıyoruz. Keşke teknoloji hayatımızın içine bu kadar girmeseydi. Hayatımızı kolaylaştırıyor diye övdüğümüz teknoloji hayatımızın içine ediyor da, kimse gıkını çıkaramıyor. Ölümler bile artık teknolojinin pis yüzünden çabuklaşıyor. Ağbun kokusu bile, parfüm kokusu kadar zarar vermiyor yaşantımıza.            Ben eski Ğozarağı istemekte haksız mıyım? Şişeli lambaya gaz koyup ders çalıştığımız günleri, giydiğimiz karalastikleri, tahtadan çakma 3 tekerli arabamı geri istiyorum. Sandalye sizin olsun “gorz” verun bana.            Cep telefonu ile geyik muhabbeti yapan gençliği ne yapayım. Ben bizum funduklukdan aşşa doğri bağırmak istiyorum. “Bican agaaaaa.Gel iki yolun arasına da habu goyinlari al burdaaaaan. Bobam dedikiiii. Bican agana bağurda yarinda gelsun 3 çuval yapavusi var alsun onlari burdaaaaaaaan”.            Ben biraz eski kafalı galdum herallim. :)))))            Hepiniz Allaha Emanet Olun.   Hüseyin YILMAZKıratlı-Sirt Mah.